
Romatoid artrit eklemleri etkileyen kronik, sistemik iltihabi bir hastalıktır. Öncelikle genetik olarak RA’ya yatkın olan kişilerde gelişir ama henüz saptanamayan çevresel faktörler de vardır. İnflamatuar süreç, eklemlerdeki yapısal hasarın yanı sıra çeşitli organlarda da hasara neden olan hücresel ve moleküler değişimleri içerir.
Romatoid artrit bütün dünyada görülür ve bütün etnik grupları ve yaş gruplarını etkiler. En çok görülme sıklığı kırk ve altmış yaşlar arasındadır. RA tanısını doğrulayan kesin testler yoksa da Amerikan Romatoloji Derneği [American College of Rheumatology (ACR)] 1987’de RA sınıflaması için bir kılavuz geliştirmiştir ve bu kılavuz günümüzde standart olarak kabul edilmektedir.
RA’nın genetik yatkınlığını destekleyen veriler, RA’li ailelerden toplanan ve ikizlerin her ikisinde birden yaşamları boyunca RA gelişme şansının, %15 ile %30 arasında olduğu ikizlerde yapılan çalışmalara dayanmaktadır.
Eklem iltihabından sonra, RA ile birlikte olan en belirgin lezyonlar romatoid nodüllerdir. Nodüller deri altında özellikle bileklerin üzerindekiler gibi basınç altında kalan noktalarda topaklar oluşturabilen nekrotik dokulardır. Organlarda da oluşabilirler. Tendonlar da tutulabilir; tenosinovit RA hastalarının çoğunda mevcut olan sık görülen bir ilave patolojidir.
Bir hastada RA gelişmesinin nedenleri yalnızca kısmen anlaşılmıştır. RA’nın sıklıkla genetik yatkınlığı bulunan kişilerde ortaya çıkan anormal bir immün yanıt olduğu bilinmektedir ama RA’yı tam olarak neyin tetiklediği bir tartışma konusudur ve birçok faktöre bağlı olabilir.
RA’nın klinik özellikleri bir hastadan diğerine önemli farklar gösterebilir. Bir hastada da hastalığın gidişi sırasında özellikler değişebilir.
RA hastalığının ilerleyişi (progresyonu) sırasında semptomlar değişim gösterebilir. En sık rastlanan, semptomların birkaç hafta içinde gelişmesidir. Birçok eklemin birden ağrılı olduğu ani başlangıçda görülebilir. RA hastalığın şiddetini karakterize etmek için doktorlar tanıya yönelik spesifik klinik ve laboratuvar özelliklerini gözIemler.
Eklem ağrısı çoğunlukla hastayı doktora götüren belirti olmakla birlikte, eklem zarında iltihabın (inflamatuar sinovit) varlığı RA tanısı için gereklidir. İnflamatuar sinovit eklem sıvısında lökositozun (akyuvarların) gösterilmesiyle veya eklem aşınmasının (erozyon) radyografik kanıtlarıyla gösterilebilir. RA’nın karışabildiği bir takım başka hastalıklardan ayırd edilmesi için bir hekime başvurulması önem taşımaktadır.
Tek başlarına tanı koymak için yeterli olmasalar da tanıya yardımcı olan laboratuvar testleri vardır:
Romatoid faktör (RF)
Eritrosit sedimentasyon hızı (ESR)
C-reaktif protein (CRP)
Eklem zarındaki iltihabın geçici, geri dönüşlü belirti ve bulguları (örn, şişme, hassasiyet). Eklem zarındaki iltihabın zaman içinde kıkırdak ve kemikte neden olduğu geri dönüşsüz yapısal hasar.
Sabahları 2 saatten fazla süren eklem tutukluğu tanı koymada yardımcı olur. Doktorlar sabah tutukluğunu sıklıkla RA’nın derecesi için bir gösterge olarak kullanırlar.
Daha önce belirtildiği gibi, RA ilerledikçe yapısal hasar daha belirgin hale gelerek hastalığın birinci yılı ile ikinci yılı arasında tipik olarak fark edilebilir. Radyolojik tetkikler kıkırdak hasarının eklem aralığını daralttığını gösterir, bu da sonunda kemiğin kemiği sürtünmesiye oluşan (krepitus denen) bir duruma yol açar.
Belli eklemlere özgü belirtiler vardır:
Boyun omuru tutulumu sıktır. Boyun sertliği ve genel hareket kaybına rastlanır.
Omuzlar: Omuzlarda hareket kaybı sıktır. Hastalar ağrıya omuz hareketlerini kısıtlayarak karşılık verdiklerinden bu, donmuş omuz sendromuna neden olabilir.
Dirsek: Dirsekteki şişmeyi saptamak kolaydır. Muayene ile saptanabilen bir kalınlaşma gelişir.
El ve el bileği: Neredeyse bütün RA hastalarında el bileklerinde iltihap ve ağrı vardır. İltihaplı alanlarda alanda sinirlere olan bası nedeniyle ağrı ve fonksiyon bozukluğu görülebilir. Kalça sorunları sıktır ama eklem pelvisin derinliğinde bulunduğundan bunlar muayene ile anlaşılamaz. En tipik olarak, hareket sınırlarındaki ince bir kayıp kalça tutulumunun ilk kanıtıdır. Disfonksiyon, ilk olarak hasta, tutulan taraftaki ayakkabı veya çorabını giymekte zorlandığında fark edilir.
Diz enflamasyonu muayenede kolayca saptanır
Ayak ve ayak bileği enflamasyonu ve disfonksiyonu alt ekstremitelerin yük taşıyıcı işlevinden ötürü ciddi sorunlardır. Sinir basısı nedeniyle ayakta durma ve yürüme zorlaşabilir.
İltihap kötüleştikçe ve çevredeki kıkırdağı, tendonları ve kemiği istila ettikçe şekil bozuklukları oluşmaya başlar. Kıkırdak ve kemik hasarı gibi bazı eklem deformiteleri doğrudan bu iltihap ile ilgilidir. Eklemin hareketsizliği ve kas, tendon ve bağlardaki değişimler gibi diğer etkenler hastanın eklemi en az ağrı veren pozisyonda tutarak ağrıdan kaçınmak istemesinden kaynaklanır.
Bir RA hastasında bir eklemi hareket ettirmeyerek ağırdan kaçınma sık rastlanan bir davranıştır ama bir eklem hareket ettirilmediğinde tendonlar kısalır ve eklem kasılı kalır. Ayrıca iltihaplı eklem çevresindeki kaslarda spazmlar oluşabilir.
RA farklı hastalarda farklı hızda ve farklı progresyon gösterdiğinden beklenen tek bir gidiş yoktur. Belirli bir hastada etkilenecek olan eklemlerin neredeyse %90’ı ilk yıl içinde etkilenmiş olur.
Hastalığın oluşum mekanizmaları ile ilgili bilinmeyen ayrıntılar açıklığa kavuşturuldukça tedavi konusunda da gelişmeler yaşanmaktadır. Erken tanı ve tedavininin hastalığın gidişine olumlu etkileri olduğu anlaşılmıştır.
RA hastaları ağrı, fonksiyonel kısıtlanma ve tanıyla ilgili kaygı ve korkuları nedeniyle doktora görünürler. RA semptomlarını ve belirtilerini tanımada birinci basamak hekimlere göre daha uzmanlaşmış olan romatologlara erişim imkanı, RA hastalık yükünün azaltılmasında kritik önem taşır. Romatologlar hastalığın gidişi sırasında erken evrelerde tanı koyabilir ve hastalık için spesifik tedavilere başlayabilirler. Bu, RA’nın başarılı tedavisi için kritik bir faktördür.
RA tedavisinde kullanılan ilaçlar geleneksel olarak 2 gruba ayrılmıştır:
Ancak bu 2 ilaç sınıfı arasında fonksiyonel örtüşmeler de vardır.
İlgili ürün(ler)e ulaşmak için tıklayınız.
HIV-1 ve HIV-2 Lentivirüs ailesine mensup, insanlarda, yaygın olarak AIDS adı ile bilinen hastalığa neden olan retrovirüslerdir.
AIDS, genellikle dünya genelinde üçüncü dünya ülkelerinde sıklıkla gözlenmektedir (tüm vakaların %80 ile %90’ı). Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre 2000’li yıllarda tüm dünya ülkelerinde 25 milyondan fazla insanda AIDS hastalığı bulunmaktadır ve en az 110 milyon insan da HIV virüsleri ile enfekte olmuştur. Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre 1985 yılı ile 2003 yılları arasında 504 AIDS vakası tespit edilmişken, HIV enfekte hasta sayısı toplam 1208’dir.
HIV virüsü, insandan insana seksüel temas, uyuşturucu kullanıcıları arasında enjektör paylaşımı, enfekte hamilelerde kan yolu ile anne karnındaki bebeğe geçiş, enfekte kan ve kan ürünlerinin insana verilmesi, enfekte bir kişiden alınan organın nakli ve kesin olmamakla birlikte anne sütü ile bebeğe geçiş yollarından biri ile bulaşmaktadır. AIDS hastalığının en sık olarak gözlendiği topluluklar şöyle özetlenebilir: Homoseksüel veya biseksüel erkekler (%43), heteroseksüel damardan uyuşturucu kullanan kişiler (%26), homoseksüel veya biseksüel damardan uyuşturucu kullananlar (%5), heteroseksüel insanlar (%10), çocuklar (%1), kan, kan ürünleri verilen hastalar ve organ nakli yapılan hastalar (%2), hemofili hastaları (%1) ve bu grupların dışında diğer kişiler (%6).
HIV virüsü insan vücuduna girdikten sonra vücutta son derece yavaş bir şekilde çoğalmaya başlar ve bu dönem insandan insana değişen sürelerde gerçekleşir. Enfekte olan insanlar oldukça uzun bir süre (10-15 yıl) hastalığın hiç bir belirtisini göstermeden yaşarlar. Bu sürenin sonunda insanlarda bağışıklık sisteminin koruyucu mekanizmalarının bozulması ile AIDS hastalığının bulguları ortaya çıkmadan en çok 14 ay önce gözlenen ikinci bir virüs çoğalması yaşanır.
AIDS hastalığının tanısı için şüpheli gruplarla herhangi bir şekilde temasa geçmiş kişilerin veya risk altındaki gruplara mensup olan insanların en yakın tam teşekküllü bir hastanenin Enfeksiyon Hastalıkları kliniğine başvurmaları ve kan testi yaptırmaları gerekir. Tanı için ELISA ve Western Blot testleri yapılır. Bu iki testin birlikte yapılması ile %99,5 doğruluk oranı ile AIDS tanısı konabilmektedir.
AIDS hastalığına karşı geliştirilmiş bir aşı henüz mevcut değildir. Enfeksiyon tanısı konulduktan sonra özellikle retrovirüslere etkili bazı ilaçlar kullanılmaktadır. Son yıllarda kullanılan kombinasyon tedavileri ile hastalığa bağlı ölümlerde oldukça anlamlı azalmalar tespit edilmiştir.
İlgili ürün(ler)e ulaşmak için tıklayınız.
Ankilozan spondilit başlıca omurga ve omurgayla pelvis (leğen kemiği) arasındaki eklemlerde inflamasyona neden olan kronik, ilerleyici bir hastalıktır.
Ankilozan spondilitli hastalarda, ayrıca, kalça, omuz, diz ve ayaklardaki diğer eklemler, göğüs kafesiyle omurga arasındaki eklemler, tendon ve bağlar ve gözler gibi diğer organlar da tutulabilir.
Hastalık ilerledikçe yeni kemik oluşumları meydana gelir. Süreç ilerledikçe omurlar birbirine kaynaşır ve omurga esnekliğini kaybederek sertleşir. İlerleyen süreçte ağır fonksiyon ve mobilite kaybı ortaya çıkabilir. Hastaların yaşam kaliteleri önemli ölçüde etkilenebilir. Göğüs kafesinin de etkilendiği durumlarda, göğüs kafesi içinde bulunan akciğerlerin kapasitesi ve fonksiyonları olumsuz etkilenir.
Ankilozan spondilit’in sebebi bilinmemektedir. Genetik faktörlerin sorumlu olabileceği düşünülmektedir. HLAB27 isimli genin varlığı birey için bir risk faktörüdür. Ancak bu genin müspetliği her zaman hastalık olacak anlamına gelmez. Ailesinde başka bir ankilozan spondilit hastası olan 40 yaşın altındaki erkeklerde, eğer bu gen müspetse artmış bir riskten söz edilebilir. Sigaranın önemli bir risk faktörü olduğu unutulmamalıdır.
Hastalığın sebep olduğu belirtiler yavaş yavaş ortaya çıkar. Belirtilerin ve şikayetlerin şiddeti zaman içinde artabilir ya da tamamen düzelebilir.
Erken dönemde sıklıkla ortaya çıkan belirtiler, bel ve kalçada ağrı ve tutukluktur. Bu şikayetler tipik olarak hareketsiz geçen uzun bir dönemi takiben (ör: sabahları) görülür ve hareketle hafifler. Zaman içinde ağrı ve tutukluk hissi, omurga boyunca yukarı doğru yayılır. Eklem tutulumunun yayılımı kalça eklemi, omuzlar ve dizlere doğru da olabilir. Özellikle bel bölgesindeki omurga hareketlerinde kısıtlık erken ortaya çıkabilen bir bulgudur.
İlerleyen dönemlerde göğüs kafesinin genişlemesinde azalma olabilir. Omurgada sertliğin yanısıra halsizlik, ankilozan spondilitli hastalarda sık görülen bir bulgudur. Halsizlik hissine sebep olan inflamasyondur. Halsizliğe sıklıkla iştahsızlık ve kilo kaybı eşlik eder.
Ankilozan spondilitte eklem dışı organ tutulumu da görülebilir. Kas-iskelet sistemi dışındaki en sık görülen göz tutulumudur. Göz tutulduğunda akut üveit adı verilen iltihaplı tablo ortaya çıkar. Akut üveit, hastalarda, gözde kızarıklık, yaşarma ve renk değişimlerine sebep olan tedavi edilmesi gereken bir durumdur.
Ankilozan spondilitli hastalarda ince ve kalın barsakları da içeren gastro-intestinal sistemde iltihabi barsak rahatsızlıkları eşlik edebilir. Bu durum hastalarda karın ağrısı, ishaller, kilo kaybı gibi şikayetlere neden olur.
Diğer romatolojik hastalıklarda olduğu gibi ankilozan spondilitte de erken tanı önemlidir. Bu nedenle özellikle sinsi şekilde başlayan uzun bir hareketsiz dönemi takiben ortaya çıkan ve hareketle düzelen ve 3 aydan uzun süren ağrı, tutukluk gibi şikayetleri olan bireyler zaman kaybetmeden bir uzmana başvurmalıdır. Hastanın öyküsü ve hekimin fizik muayenesi tanıda çok önemli yer teşkil eder. Tanı konurken röntgen, tomografi veya manyetik rezonans gibi bazı radyolojik tetkikler, hastalığın neden olduğu eklem ve kemiklerdeki değişikliklerin gösterilmesi açısından önemlidir. Hekim tanıyı koyarken ayrıca bazı rutin kan tetkiklerine başvurabilir.
Hastalık, ilerleyen süreçte kalıcı deformitelere ve fonksiyon kayıplarına sebep olabileceğinden erken tedavi oldukça önemlidir. Tedavinin amacı hastalığın neden olduğu ağrı ve tutukluğu gidermek, omurga deformitesini ve geç komplikasyonlarını önlemek ya da geciktirmektir.
Tedaviyi 2 başlık altında toplamak mümkündür.Bu grupta yer alan ilaçlar (indometazin, naproksen vb.) özellikle omurganın tutulduğu hastalık tablosunda birinci basamak tedavi olarak kabul edilir. Hastalığın neden olduğu inflamasyon, ağrı ve tutuklukta etkili olan bu gruptaki ilaçlar yaygın olarak kullanılırlar.
Bu grupta yer alan sulfasalazin gibi ilaçlar özellikle kol, el, bacak ve ayakların eklemlerin tutulduğu durumlarda tercih edilir.
Kortikosteroidler inflamasyonun güçlü baskılayıcılarıdır. Genellikle ağız yoluyla kullanılırlar. Daha nadir olarak ağrılı ekleme doğrudan uygulanabilirler. Yan etkilerinden ötürü kısa süreli kullanılması önerilir.
Tümör nekroz faktör, ankilozan spondilit patogenezinde rol aldığı düşünülen ve inflamasyonu provoke eden bir proteindir. Ankilozan spondilit’li hastaların serum ve etkilenen eklemlerinde bu proteinin düzeyleri artmıştır. Tümör nekroz faktörün baskılanması romatoid artrit ve psöriyatik artrit’te olduğu gibi ankilozan spondilit’te de etkili bulunmuştur.
Tümör nekroz faktör blokerleri bu proteinin neden olduğu inflamasyonu baskılayarak hastalığın semptom ve bulgularını azaltır. Bu gruptaki ilaçlar non-steroid anti inflamatuar ilaçların ve hastalık modifiye edici ilaçlarla yeterli yanıt alınamadığı durumlarda kullanılmaktadır. İlgili ürün(ler)e ulaşmak için tıklayınız.
İlgili ürün(ler)e ulaşmak için tıklayınız.
Psöriyatik artrit, kronik bir cilt ve tırnak hastalığı olan sedef hastalığıyla (psöriyazis) birlikte görülen ve eklemleri etkileyen kronik iltihabi bir hastalıktır. Psöriyazise batı toplumlarında ortalama %2 sıklıkla rastlanır. Çalışmalar PsA’nın psöriyazisli hastaların %6 ila %39’unda görüldüğünü göstermektedir. Daha önceleri romatoid artritin bir varyantı olarak değerlendirilen bu hastalık, hastaların çoğunluğunun romatoid faktor için seronegatif olduklarının anlaşılmasıyla ayrı bir hastalık olarak algılanmaya başlanmıştır.
PsA’nın sebebi tam olarak bilinmemektedir. Ancak genetik, immünolojik ve çevresel faktörlerin iltihabi süreçi başlatmada etkili olduğu düşünülmektedir. PsA ve psöriyaziste yaklaşık %30 oranında ailesel özellik gösterilmiştir. Bilinmeyen bir sebeple, yabancı organizmalarla savaşmakla sorumlu olan immün sistem (bağışıklık sistemi), vücudun normal ve sağlıklı hücrelerine saldırmaktadır. Bazı infeksiyonların ve travmanın da hastalığı tetikleyebileceği düşünülmektedir.
PsA hastalığı genellikle selim seyirli olsa da bazı hastalarda hastalık çok şiddetli seyredebilir. Hastalık, genellikle alevlenmeler ve bunları takip eden iyileşmeleri takip eden bir seyir izler. Hastaların çoğunda öncelikle sedef hastalığı ortaya çıkar ve genellikle daha sonra PsA tanısı konur. Nadiren PsA’nın ortaya çıkışı sedef hastalığı tanısı konmadan da olabilir. PsA olan hastalarda aynı anda sedef hastalığına ait deri bulguları olması kural değildir. Bu hastaların geçmişlerinde sedef hastalığına ait bir öykü olabileceği gibi nadiren hiç sedef öyküsü de olmayabilir.
PsA’nın genellikle sinsi bir seyri olmakla birlikte hastalık akut olarak da ortaya çıkabilir. PsA’nın 5 farklı klinik prezentasyonu vardır.
1. Distal interfalangiyal eklem artriti: Bu tipte, parmaklarda tırnaklara en yakın küçük eklemler tutulur. Parmaklarda ağrı, şişlik ve hassasiyet görülebilir.
2. Simetrik poliartrit: Bu en sık görülen tiptir. Bu tipte vücudun iki tarafında bulunan çok sayıda aynı eklemler(el bileği gibi) aynı anda simetrik olarak tutulur. Bu nedenle semptomlar da simetriktir.
3. Asimetrik oligoartrit: Vücudun simetrik eklemleri tek taraflı olarak tutulur. Örneğin sağ el bileğinde tutulum varken sol el bileği normaldir. Tutulan eklem sayısı da genelde 3’ü geçmez.
4. Spondiloartropati: Bu tipte omurga tutulumu söz konusudur. İltihabi durum omurgaya tutunan tendon ve bağlarda da görülebilir. Hastalarda; belde, boyunda, kalçada ağrı ve tutukluk görülebilir.
5. Destrüktif artrit: Bu en ağır formdur. Nadir görülmekle birlikte şiddetli seyreder. Tutulan eklemlerde (ör:parmaklar) ağrı şişlik gibi bulguların yanısıra ağır şekil bozuklukları ve fonksiyon kaybına sebep olur.
Bu klinik tipler arasında geçişler mümkündür. Örneğin hastanın başlangıçta sadece bir iki eklemi tutulmuşken daha sonra çok sayıda ekleminin tutulduğu poliartrit tipe dönüşebilir.
PsA’lı hastalarda sıklıkla eşlik eden sedef hastalığına ait deri lezyonları mevcuttur. Deri lezyonlarının yanısıra tırnaklarda noktalanma, onikoliz (tırnağın yatağından ayrılması) gibi bulgulara rastlanabilir. Tırnak lezyonları PsA’lı hastaların %90’ında görülmektedir. Daha nadir olarak PsA’lı hastalarda göz tutulumu (konjonktivit, irit) ve kalp tutulumu (aort kapağı yetmezliği) görülebilir.
PsA tanısını tek başına koyduracak bir tanı yöntemi yoktur. Hekimin yapacağı fizik muayene en değerli tanı yöntemidir.
Yapılacak testler hekimin kesin tanıyı koymasına yardımcı olacaktır. Yapılan rutin testlerden bazıları;
PsA’yı tamamen tedavi edecek ve kür sağlayacak bir tedavi yöntemi veya ajanı bulunmamaktadır. PsA tedavisinde amaç hastalığın neden olduğu ağrı gibi semptomları ortadan kaldırmak ya da azaltmak ve hastalığın uzun dönemde sebep olabileceği fonksiyon kaybını önlemek ya da azaltmaktır. PsA tedavisini üç başlık altında toplamak mümkündür;
1. İlaç Tedavileri: Hekim; hastalığın şiddeti, ilaca hasta uyumu gibi unsurları göz önünde bulundurarak hasta için uygun ilaç tedavisi veya ilaç tedavisi kombinasyonunu belirler. PsA tedavisinde sıklıkla kullanılan ilaç grupları;
Bu grup ilaçlar tek başlarına kullanıldıkları gibi kombine edilerek de kullanılabilirler.
2. Rehabilitasyon: Normal fiziksel ve ruhsal aktiviteleri arttırmak amacıyla fizyoterapi ve iş ile uğraşı tedavi modaliteleri denenebilir. Eklem tutulumunun tipine ve şiddetine bağlı olarak egzersiz, istirahat ve sellektif immobilizasyon önerilir.
3. Cerrahi Tedavi: PsA’da nadiren cerrahi tedaviye ihtiyaç duyulur. Konvansiyonel medikal tedavilere cevapsız hastalarda, önemli eklem hasarı, deformite veya fonksiyonel kayıp oluşmuş hastalarda cerrahi yöntemler denenebilir.
İlgili ürün(ler)e ulaşmak için tıklayınız.